1. Haberler
  2. KİTAP
  3. Bazı insanları neden romanlarda daha çok severiz?

Bazı insanları neden romanlarda daha çok severiz?

Bir roman karakterini neden yıllar sonra bile hatırlarız? Kemal’in Füsun’a duyduğu tutkudan Mümtaz’ın Nuran’a bağlılığına, Raskolnikov’un çelişkilerinden Çukurcuma sokaklarına uzanan bu yazı, okurla kurmaca karakter arasındaki görünmez bağı sorguluyor. Belki de romanlarda sevdiğimiz yalnızca karakterler değil; onların kayıplarında, tutkularında ve hatalarında karşılaştığımız kendi hikâyemizdir.

featured
Masumiyet Müzesi’nin Netflix uyarlamasında Kemal ve Füsun’u Selahattin Paşalı ile Eylül Lize Kandemir canlandırıyor.
Google'da Abone Ol service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Hatice Ayyıldız

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanındaki Kemal ve Füsun, bu sorunun etrafında düşünmek için oldukça elverişli iki karakterdir. Kemal sayesinde yalnızca bir insanı değil, o insanın bir başkasına duyduğu sevgiyi de severiz. Tutkuyla sevmenin yadırgandığı bir çağda, Kemal’in Füsun’a duyduğu aşkı bir takıntı ya da saplantı olarak değerlendiren ve bundan ötürü onu ağır biçimde eleştirenler olmuştu. Belki de gerçekten öyledir fakat tüm bunlara rağmen tutkuyla sevmenin imkânsız olmadığını, insanın gerçekten de böylesine derin bir sevgiye kapılabileceğini düşünmek, bizi garip bir biçimde mutlu eder.

Kemal’i, bütün takıntılarına rağmen bize yakın kılan şey belki de kaybetmiş, özlemiş ve acı çekmiş olmasıdır. Onun hikâyesinde yalnızca bir başkasının kaybını değil, kendi kayıplarımızın da izine rastlarız. Bir daha dönemeyeceğimiz bir yeri, aynı heyecanla yeniden yaşayamayacağımız bir günü, bir zamanlar hayatımızda olan ama artık olmayan birini hatırlarız.

Benzer bir yakınlığı, karakterlerin birbirlerine duydukları sevgi üzerinden de kurarız. Huzur’daki Mümtaz ve Nuran’da olduğu gibi. Mümtaz’ın Nuran’a duyduğu aşk, yalnızca iki insan arasındaki bir ilişkiyi anlatmaz; geçmişe, İstanbul’a, hatıralara ve kaybedilme ihtimaline duyulan bir bağlılığı da anlatır bize. Mümtaz’ı okurken onun Nuran’a bakışından yalnızca Nuran’ı değil, Mümtaz’ın kendi iç dünyasını da görürüz.

Bu nedenle bazen o çok sevdiğimiz karakter, aslında bize başka bir insanı nasıl sevdiğini gösteren karakterdir. Kemal’de olduğu gibi Mümtaz’da da sevginin kendisi karakterin önüne geçer ve biz bir insanın başka bir insana bağlanma biçimine tanıklık ederiz.

Bazen de bir karakteri, onunla benzer olduğumuz için değil, bize hiç benzemediği hâlde bizi onunla düşünmeye zorladığı için de severiz. Suç ve Ceza’daki Raskolnikov, bunun en net örneğidir. Raskolnikov’un yaptıklarını onaylamayız, hatta onunla aramıza ahlaki bir mesafe koyarız. Fakat roman bizi, onun zihninin içine dâhil ettikçe bu mesafeyi korumak giderek zorlaşır.

Raskolnikov’un düşüncelerini bilmek, onu anlamak, yaptıklarını onayladığımız anlamına gelmez elbette ancak gerçek hayatta aramıza ahlaki sınırlar koyduğumuz, hiç sevmediğimiz, sevemeyeceğimizi düşündüğümüz insanlara bile başka bir gözle bakmayı öğretir. Böylece bazı karakterlere duyduğumuz yakınlığın kaynağı onların iyi insanlar olması değil, onların insan olma hâllerini bütün çelişkileriyle görebilmemizdir.

Romanın bize sunduğu şey aslında yalnızca bir karakteri tanımak değil, o karakterin dünyasında yaşama imkânıdır. Onunla birlikte düşünür, onunla birlikte bekler, onun kayıplarına üzülür, bazen de onun yanlışlarını kendi içimizde tartışırız. Üstelik bunu yaparken karakter bizden hiçbir şey beklemez. Bizi hayal kırıklığına uğratmaz, kendisini açıklamak için savunmaya geçmez. Sayfalar boyunca bize kendisini anlatır. Belki de roman karakterleriyle kurduğumuz bu bağ sayesinde onları daha çok severiz.

Zamanla karakter artık yalnızca kitabın içinde değildir. Raskolnikov’un Petersburg’unu zihnimizde taşımaya, İstanbul’a Kemal ve Füsun’un gözüyle bakmaya başlarız. Çukurcuma, yalnızca İstanbul’un bir semti olmaktan çıkar; Füsun’un yaşadığı, Kemal’in yıllarca izini sürdüğü ve bizim de sayfaların arasından çıkıp içinde dolaştığımız bir dünyaya dönüşür.

Onları öyle sevmişizdir ki sanki köşeyi dönerken Kemal’le karşılaşacak, hiç beklemediğimiz bir anda Füsun’u karşımızda görecekmişiz gibi bir ihtimal belirir zihnimizde. Roman bittiğinde hikâye sona erer fakat karakterler zihnimizde yaşamaya devam eder.

Gerçek hayatta bize yalnızca yüzlerini gösteren insanların, romanlarda kalplerine kadar açılan hikâyeleri artık bir ömür kalbimizde yaşamaya devam eder. Belki de bazı insanları romanlarda daha çok sevmemizin nedeni budur.

Bazı insanları neden romanlarda daha çok severiz?
0

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.