1. Haberler
  2. RÖPORTAJ
  3. Halil Yörükoğlu: “Hikâye nefes alıp verdikçe olacak”

Halil Yörükoğlu: “Hikâye nefes alıp verdikçe olacak”

Öykülerinde gündelik hayatın küçük ayrıntılarından, sıradan insanların hikâyelerinden, göçmenlikten, aidiyetten ve Türkçeyle kurulan bağdan beslenen Halil Yörükoğlu ile hikâye biriktirmeyi, Sait Faik’i, Amerika’da yaşamanın yazıya etkisini ve yazarlığın kendisine ne öğrettiğini konuştuk.

featured
Halil Yörükoğlu
Google'da Abone Ol service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Halil Yörükoğlu, Kaçış Rampası, Keşke Yüzüme Baksanız ve Şu An Saat Kaç?‘ta gündelik hayatın içinde parlayıp sönen anların, sıradan insanların, mağlupların ve mahzunların hikâyelerini anlattı. Son kitabı Kırmızı Işık Yazılarında ise öykünün dışına çıkıp denemeye yaklaştı; yolda gördüklerini, hatırladıklarını ve hayatın küçük ayrıntılarını kayda geçirdi. Yörükoğlu ile hikâye anlatma arzusunun nereden geldiğini, yazarlığının değişen sesini, Sait Faik’i, göçmenliği, Türkçeyi ve Amerika’da geçen yılların yazısına bıraktığı izi konuştuk.

Hikâye anlatmak sizin için ne zaman bir ihtiyaç hâline geldi? Yörük kültüründen, aileden, çocuklukta dinlediğiniz hikâyelerden bugünkü yazarlığınıza uzanan bir damar var mı?

Merhaba. Konuşamadığımı fark edince olabilir bu. Ben pek konuşamam. Hele hele ailede herkes bir şeyleri güzel anlatır, ben vurguyu hep yanlış yerde yaparım. Ve kesinlikle o damarı takip ediyorum.

“Hikâye biriktirmek niyetindeyim aslında. Derdim bu” diyorsunuz. Hikâye biriktiren bir yazarın hayatla ilişkisi nasıl olur? Günlük hayata bakarken sürekli “Bunun bir hikâyesi var mı?” diye mi düşünürsünüz?

Bu biriktirme fark etmeden oluyor. O an aklıma “Aa, ne güzel hikâye olur bundan” demiyorum. Odaklandığım detaylar oluyor. Bazen bu anlar, durumlar seneler sonra bile aklıma gelebiliyor.

Öykülerinizde yüksek sesli çatışmalardan, büyük açıklamalardan ve kesin yargılardan uzak duruyorsunuz. Bu kısık, sakin ses sizin yazarlığınızın başından beri aradığınız bir ses miydi?

Emin olmaktan ve kesin konuşmaktan hazzetmiyorum. Çünkü hayat maalesef formülle ilerlemiyor. Hep bir gri alan, hep bir tutarsızlık. Ben de bunu fark edip dikkat çekmeden ve iddialı olmadan konuşulması gerektiğini düşünüyorum. En azından yazarken.

Karakterlerin duygularını çoğu zaman doğrudan anlatmak yerine bir bakış, bir hareket, bir suskunluk ya da küçük bir ayrıntıyla hissettiriyorsunuz. Okurun duyguyu kendisinin tamamlamasına neden bu kadar önem veriyorsunuz?

Böyle düşünmenize sevindim. Bunu yapabiliyorsam ne âlâ. Birinci sebebi, çok tez canlı biriyim ve hızlı yazıyorum. Bu, öyküyü bulma, yazma ve kurma olarak her konuyu etkiledi. İkinci sebebi de sinemaya olan bağım. Film izler gibi düşünüyorum. Doğal olarak her şeyi yazmama gerek yok gibi geliyor. Okur, seyirci zaten görüyordur diye düşünüyorum.

Bir öyküyü yazmaya başladığınızda sonunu biliyor musunuz? Yoksa öykü sizi yazarken başka bir yere mi götürüyor? Bir öykünün bittiğini nasıl anlarsınız?

Ben öykü yazmaya, öykünün ilk ve son cümlesini bilerek başlıyorum. Bir şeyin sonunu bilmemek beni korkutur. Kontrol seviyorum ben. İstediği yere gidemez. Başka yazar da istediği yere gitsin; ben yazıyorsam benim bildiğim yere gitse hoş olur. :) Araları bilmiyorum, her şey olabilir ama başını ve sonunu biliyorum.

Üç kitabınızı birlikte düşündüğümüzde bazı insanların, duyguların ve meselelerin farklı biçimlerde tekrar tekrar karşımıza çıktığını görüyoruz. Bir yazar ömrü boyunca aynı hikâyeyi mi anlatır? Siz kendi kitaplarınıza baktığınızda başından beri aynı hikâyenin farklı biçimlerini mi yazdığınızı düşünüyorsunuz?

Bunun cevabı çok uzun bence. Burada bazı kavramları düşünmek lazım. Mesela size bana bunu sorduran üslubumu tanımanız ise bu bir övgü. Aynı hisler ise bu bir yergi de olabilir. Ama ben de hemen araya girip, tam demek istediğiniz gibi, aynı insanı anlatmıyorum, aynı hikâyeleri anlatmıyorum; ama aynı duygular başka hikâyelerde beni buluyor, diyebilirim. Ki yazmak en nihayetinde insanın beslene geldiği yerle, olaylarla, durumlarla da ilgili. Hepsini birleştirdiğimizde aynı hikâyeyi yazmıyorum ama yazdığım insanlar bence benzer dertlerin ve zümrelerin insanı oluyorlar.

Öykü yazmakla öykü okumak arasındaki ilişki sizin için nasıl? Yazarken okuduğunuz yazarların seslerini üzerinizde hisseder misiniz? Bugün iyi bir öykü okuduğunuzda sizi hâlâ şaşırtan, heyecanlandıran şey nedir?

Ben yazarken bu sebepten dolayı pek okumam. Yani okurum, okuyorumdur; arada öykü yazmışımdır. Sesleri üzerimde hissetmem çünkü hemen uzaklaşırım oradan. Yani gayret ederim ki bence istediğim kadar uzaklaşayım, bir sürü sevdiğim yazarın taklidiyimdir.

Ben dil odaklı bir okurum. Konu da önemli ama harika bir konuyu, dil kötüyse okumam. Dil iyiyse herhangi bir konuyu okurum. İyi bir dil, lezzetli bir dil yani… Bence lezzetli bir dil beni her şeyden uzaklaştırır.

Sait Faik’le aranızda belirgin bir bağ hissediliyor. Sıradan insanların hayatlarına bakışınız, gündelik hayatın ayrıntıları ve hikâyeyi öne çıkaran anlatımınız bu yakınlığı düşündürüyor. Sait Faik sizin yazarlığınızda nasıl bir yerde duruyor? Ondan size kalan ne?

Bunun için de teşekkür ederim. Sait Faik, hayata dair bana iyi geleceğinden emin olduğum şeylerin başında geliyor. Okur olarak. Yazar olarak da nasıl desem bilmiyorum ama kendimi bulduğum bir edebî türün kurucusu. Haliyle ondan bana kalan en önemli şey insan. Hikâyesiyle bize bakıp duran insan.

Uzun yıllardır Amerika’da yaşıyorsunuz. Kitaplardan, dostlardan, İstanbul’dan ve Türkçenin gündelik hayatından uzakta olmak yazma biçiminizi nasıl etkiledi? Uzaklık yazarı besleyen bir mesafe mi yaratıyor, yoksa zaman zaman ağır bir yalnızlık mı?

Sokaktan ve insandan beslendiğim için olumsuz etkiledi. Muhtemelen heybemden yiyorum. Yaşamadığın yeri yazamazsın bence. Çünkü dil ve insan anlık, yaşayan, nefes alıp veren bir şey. Hikâyenin iki unsuru da bu ve ben onlardan uzaktayım. Yani evet, burada da dil ve insan var ama sokak başka. Çay ocağı, kahve, otobüs, mahalle başka.

Ama artıları var. Burada da başka hikâyeler benimle. Onları da yazıyorum. Uzaklık da içinde melankoli barındırdığından bir noktada besliyor bence. Ki hepsinden bağımsız bitmeyen bir yalnızlık; ha bir eksik, ha bir fazla.

Halil Yörükoğlu: Göçmen, her yerde ev almaya çalışan ama evsiz ölen insandır.

Şu An Saat Kaç?ta göçmenlik deneyimi doğrudan öykülerinizin merkezine yerleşiyor. Karakterleriniz ne eski ülkelerine dönebiliyor ne de yeni ülkelerinde bütünüyle “buralı” olabiliyor. Sizce insan ne zaman bir yere ait olduğunu hissetmeye başlıyor?

Maddi ve manevi belirli bir tatmin yaşadığı yerde yaşıyorsa… Ama o da bir ihtimal. Göçmenler için bu çok zor. Bir şeyleri yapamadığı için bir yerden bir yere geliyor insan. Evet, başarıyor belki ama eksikle. Ses eksiğiyle, insansızlıkla ve bitmeyen öteki olmakla. Geri gitse başaramadıklarıyla. Haliyle çaresi yok bu hâlin. Cevap veriyorum: Göçmen, her yerde ev almaya çalışan ama evsiz ölen insandır.

Kitapta ev, memleket ve anadil birbirine sürekli değiyor. Amerika’da yaşarken Türkçe sizin için yalnızca yazdığınız dil değil, aynı zamanda bir ev hâline geldi mi? Başka bir ülkede yaşamak Türkçeyle ilişkinizi değiştirdi mi?

Türkçenin merhametli ve rahat tarafını görüyorsun tabii. Bir dil öğrenmekle mücadele ediyorsun, oluyor ya da olmuyor ve sonra biriyle Türkçe konuşurken direkt gevezeleşiyorsun. Çocuk gibi. “Bak, ben buradayım ve neler neler anlatıyorum size” hissi galiba. Dille ilişkim hep iyiydi, burada daha da arttı. Hem korunaklı alan olması hem de “Beni anca Türkçe bilen biri anlar” hissiyatı etkili oldu bunda.

Kırmızı Işık Yazılarında kırmızı ışıkta bekleyen, etrafına bakan, geçmişle şimdi arasında gidip gelen daha kişisel bir anlatıcı var. Üç öykü kitabından sonra sizi bu kısa ve parçalı anlatılara götüren ne oldu? Ve buradan sonra yazınızın nereye doğru ilerlediğini hissediyorsunuz?

Haddimi aşmazsam deneme diyebilirim bu metinlere. Gözlemlerimi iyi bir dille aktarma gayesiydi. Ama ortaya çıkması tamamen hayat şartlarından dolayı oldu. Yolda olmamdan, vaktimin darlığından ve bir şey yapmazsam her şey daha da kötü olacak hissinden dolayı. Tutunma galiba; hâlâ yazabiliyorum derdi ve edebiyatla keyiflenme yorgunluğu.

Bunca yıldır yazarak hikâyeler biriktirdiniz. Bugün geriye dönüp baktığınızda, yazmak size kendiniz hakkında ne öğretti? Ve hâlâ anlatamadığınızı düşündüğünüz bir hikâye var mı?

Ajite etmek istemem ama yazmak bana, “En azından bir şeyi çok seviyorum ve birilerine göre onu yapabiliyorum. Ne mutlu sana Halil, bunu yapamadan da göçüp gidebilirdin” hissinin ruhuma ne kadar iyi geldiğini öğretti.

Hikâye nefes alıp verdikçe olacak. Şimdiki gibi.

Halil Yörükoğlu: “Hikâye nefes alıp verdikçe olacak”
0

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.